Bazı pencereler yalnızca dışarıyı göstermez; insanın içine de açılır. Eski ahşap çerçevelerinden süzülen ışık, yılların tozunu değil, hatıraların ağırlığını taşır. Önünde oturup uzun uzun gökyüzünü seyredenler bilir; bazen en uzak yolculuklar, tek bir bakışla başlar.
Sonbahar, sokağın taşlarına sarı yapraklarını bırakırken şehir ağır ağır susmayı öğreniyordu. Rüzgâr, eski bir kitabın sayfalarını çevirir gibi ağaç dallarını sallıyor, her yaprak yere düşerken geçmişten küçük bir hikâye fısıldıyordu. İnsan, bazı sesleri ancak sessizlik büyüdüğünde duyabiliyormuş; bunu o gün anladım.
Masanın üzerinde yarısı içilmiş bir fincan kahve vardı. Çoktan soğumuştu ama kokusu hâlâ odanın içinde dolaşıyordu. Bazı duygular da böyledir; zaman onları eskitir, fakat izlerini silemez. Giden insanlar unutulur sanılır, oysa unutulan onların yüzü değil, seslerinin yankısıdır. Asıl eksiklik, bir gün ansızın bir cümle kuracakken onları hatırlamaktır.
Gökyüzü akşama dönerken bulutlar birbirine yaslanmış gibiydi. Kuşlar yuvalarına dönüyor, sokak lambaları birer birer yanıyordu. Her şey yerli yerindeydi; yalnız insanın içindeki boşluğun adresi yoktu. Dünyanın bütün şehirleri aynı anda aydınlansa bile, kalbin karanlıkta kalan bir köşesi mutlaka vardı.
Belki de edebiyat bunun içindi. Söylenemeyenleri kelimelere emanet etmek, kırılmış bir hatırayı cümlelerin arasında yeniden ayağa kaldırmak ve insanın kendine bile itiraf edemediği duyguları sessizce satırlara bırakmak... Çünkü bazı yaralar konuşarak değil, yazarak iyileşirdi.
Gece usulca perdeyi araladığında, pencerenin camına son kez baktım. Kendi yansımam, dışarıdaki karanlığa karışmıştı. O an anladım ki insan, bazen hayatı değiştirecek cevapları uzak diyarlarda değil; yıllardır önünden geçtiği aynı pencerenin sessizliğinde bulur.
Ve belki de bütün hikâyeler, kapanan bir kapıyla değil; usulca açılan bir pencereyle başlar.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın