İnsan bazen en büyük kalabalığı, kendi içinde yaşar. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaymış gibi görünür; yüzünde bir tebessüm, dilinde birkaç sıradan cümle vardır. Oysa içinde, kimsenin duymadığı uzun konuşmalar, yarım kalmış vedalar ve hiç sorulmamış sorular dolaşır durur.
Hayat bize çoğu zaman hızlı olmayı öğretir. Daha çok çalışmayı, daha çok yetişmeyi, daha çok sahip olmayı... Fakat durup sessizliği dinlemeyi pek öğretmez. Oysa insan, kendini en çok sessiz kaldığı anlarda tanır. Kalbinin hangi yükleri taşıdığını, hangi hayallerin hâlâ canlı olduğunu ve hangi acıların zamanla değil, kabullenmekle hafiflediğini ancak o anlarda fark eder.
Geçmiş, çoğu zaman omzumuzda görünmeyen bir çanta gibidir. İçinde güzel anılar da vardır, pişmanlıklar da. Bazı insanlar gider ama bıraktıkları izler uzun süre bizimle yürümeye devam eder. Yine de hayatın en büyük armağanı, her sabah yeniden başlayabilme ihtimalidir. Çünkü umut, en karanlık gecelerde bile yolunu kaybetmeyen küçük bir ışıktır.
Belki de mutluluk, kusursuz bir hayata sahip olmak değildir. Belki mutluluk; bir fincan çayın buharında huzur bulabilmek, sevdiğin bir insanın sesini duyunca gülümseyebilmek ya da yağmurun camda bıraktığı izleri sessizce izleyebilmektir. Büyük mutlulukların peşinde koşarken, küçük güzellikleri fark etmeyi unuttuğumuzda hayat eksik kalır.
İnsan, yaşadıklarıyla büyür ama asıl olgunluğu affetmeyi öğrendiğinde kazanır. Kendini, başkalarını ve bazen de hayatın beklenmedik kırgınlıklarını... Çünkü affetmek, geçmişi değiştirmek değil; geleceğe daha hafif yürüyebilmektir.
Ve günün sonunda, geriye yalnızca şunu hatırlarız: Ne kadar kazandığımızı değil, kaç kalbe dokunduğumuzu... Ne kadar konuştuğumuzu değil, kaç insanı gerçekten dinlediğimizi... Ne kadar yaşadığımızı değil, yaşadığımız anlara ne kadar anlam kattığımızı.
Belki de hayatın en güzel yanı budur: Her yeni gün, eksik kalan bir cümleyi tamamlamak için bize yeniden verilen sessiz bir fırsattır.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın